Birlik Stratejik Araştırmalar Merkezi - BİRSAM

İslami Köktencilik; Kavram, Ortaya Çıkış ve Örnekler

İslam tarihi içinde köktenci olarak adlandırabileceğimiz ilk grup Haricilerdir. Haricilerin ortaya çıkmasıyla İslam tarihi içerisinde ilk iç savaşlar yaşanmıştır. Fakat buradaki gruplaşmalar dini farklılıklardan değil siyasi ve sosyal kaygılarla gelişmiştir.

Bu makalede köktenciliğin kavramsal gelişimi, temel özellikleri ve toplumlar tarafından algılanması konularına değinilmiş; ayrıca hukuk ile bağlantısı irdelenmiş ve toplumsal hayata somut etkileri tartışılmıştır. İslami köktenciliğin ortaya çıkışı ve bunu temel alan bazı fikir akımları açıklanmış, Panarabizm’in doğuşu yaşadığı evrelere değinilmiş, İslami köktenci grupların ortaya çıkışı ve devinimlerinden bahsedilmiştir. Sonuç olarak günümüzdeki durum da bir resim olarak betimlenmiştir.


Köktencilik kavramının herşeyden önce tam olarak anlaşılabilmesi için kelimenin kökeninden bahsetmekte fayda vardır. Kelime Avrupa dillerinde genel olarak esas, temel gibi anlamlara gelen Latince fundamentum kelimesinde türemiştir. Aynı kavram Arapça’da usuliyye - aslolan, asıldan gelen şeklinde ifade edilir. Türkçe’de köktencilik kelimesinin farklı disiplinler için farklı tanımları vardır. Felsefede ele alınan konunun temel nedenlerine, köklerine kadar inen düşünce biçimi, radikalizm şeklinde ifade edilirken, sosyolojide - kurulu düzenin temellerine yönelik toplumsal ve ekonomik değişimler yapmaktan yana olmak olarak anlaşılır. Kavram köken olarak Hristiyandır ve ilk olarak ABD’de bazı protestan hareketlerin ırkçı söylemleri ile ortaya çıkmıştır.

 

Aslında bu noktada köktenciliğin toplumsal hayatı asıl etkilediği biçimi olan dini köktenciliği vurgulamak gerekir. David Zeidan’a göre bütün köktenci hareketlerin seküler - toplum kurallarının dini öğretilerden bağımsız - örgütlenmelere tepkisini ortaya koyuş ve dindeki şiddet unsurlarının bir vurgulanışı olarak kabul edilmektedir. Genel olarak bu şekilde ifade edilmekle birlikte dinin toplumlar arasında farklı şekilde yaşanışını göz önüne aldığımızda, köktenciliğin yansımaları olan köktenci grupların ortaya çıkış dinamiklerinin de farklı olmasını bekleriz. Nitekim de öyledir. Hizbullah ile Müslüman Kardeşler, İbda-C ile El- Kaide tecrübelerinin doğrusal bir gelişim gösterdiğini söylemek mümkün değildir. Yine Zeidan’a göre köktencilik ile diğer geleneksel dini akımlar arasında belirgin bir ayrım oluşamaması, ideal olarak köktenci bir unsura şahit olmamızı engeller.

 

Dini köktencilik, temel alınan mukaddes kitabın yalnızca metin anlamı göz önüne tutularak ilmi, felsefi veya tarihi hiçbir yorumu kabul etmeyen görüştür. Köktenci çaba aşkın kaynaklı anlam, düzen ve yaptırımı beşeriyete hâkim kılma fiilidir. Gabriel Almond’a göre köktenci tepkinin ortaya çıkması dinin bütünüyle marjinal olarak algılanması sonucu ortaya çıkmıştır. Ayrıca temel özellik olarak; dinin erozyona uğraması sonucu olarak köktenci yaklaşımın devleti üzerinde hakimiyet kurma çabası olarak evrilmesi bahsedilebilir. Köktencilik iki yönden seçicidir. İlki, köktencilik sadece geleneği korumakla kalmaz, aynı zamanda geleneğin belli yönlerini seçer ve onları yeniden şekillendirmeye çalışır. Bir diğer yönüyle ise, modern dünyayı tümüyle reddetmez, özellikle teknolojiden ve aslında tasvip etmediği araçlardan yararlanır. Buna örnek olarak Mısır’da köktencilerin turizm ile geçinmesi veya ABD’de kürtaj karşıtlarının kürtaj kliniklerine başvurmasını verebiliriz. Batı medyasında ise, müslüman kelimesinden, İslam’ı kabul etmiş herkes, islamcı’dan ise, Kur’an’ın özel bir devlet düzeni olarak yorumlanması ve uygulanması için aktif bir şekilde çalışanlar kastedilir.

 

Köktencilik ve Hukuk

 

Bahsedildiği gibi köktenci düşünce kutsal metinlere dayalı hukuk sistemini beşeri hukukun üzerinde görür. Aslında demokrasi algısında köktenciler tamamen Tanrı’nın egemenliğini kabul eder fakat amaçlarına ulaşmak için demokrasiyi araç olarak kullanmaktan da geri durmazlar. Müslüman köktenciler aslında demokrasinin kullanılması konusunda bazı görüş ayrılıklarına sahiptir. Bir grup İslam’ın kendine özgü ve eşsiz bir yapısı olduğuna ithafen Batı kaynaklı bir demokrasinin İslam ile bağdaşmayacağını vurgularken, diğer bir grup ise demokrasi içindeki insan hakları ve istişare kavramlarının İslam ile örtüştüğünü ve İslam ile demokrasinin bazı yönleriyle benzediğini öne sürer İran, ABD, Sudan gibi ülkelerde modern hukuk ile dini hukukun örtüştüğü noktalar uygulama imkanı bulabilmiştir. Köktenciliğin sekülerizm karşıtlığıyla ortaya çıktığını genel anlamıyla söyleyebiliriz fakat buna istisnalar da mevcuttur. Hindistan ve Myanmar’da müslümanlara yönelik budist ve hindu köktenciliğini ele aldığımızda bu ülkelerideki köktenci tecrübelerin, rakip ideolojilere karşı ırkçı bir yaklaşımının ürünü olduğunu görürüz.

 

İslami köktenciliğin gelişim süreci

 

İslam tarihi içinde köktenci olarak adlandırabileceğimiz ilk grup Haricilerdir. Haricilerin ortaya çıkmasıyla İslam tarihi içerisinde ilk iç savaşlar yaşanmıştır. Fakat buradaki gruplaşmalar dini farklılıklardan değil siyasi ve sosyal kaygılarla gelişmiştir. Hz. Osman (r.a)’nın Emevi ailesinden gelmesinden hareketle devletin üst kademelerine çoğunlukla kendi sülalesinden insanları yerleştirmesinin bir gerilim oluşturduğu yorumu yapılır. Hz. Osman (r.a)’nın şehit edilmesine kadar süren bu süreç sonrasında, yeni halife Hz. Ali (r.a)’ye Hz. Osman (r.a)’nın katillerinin bulunup cezalandırılması konusunda yoğun baskılar olmuştur. Cezalandırmanın hemen olup olmaması konusunda da ikilikler ortaya çıkmıştır. Hatta bu ikilik Cemel Vakası’na da sebep olmuştur. Daha sonrasında, Hz. Ali (r.a) ile Hz. Muaviye (r.a) arasında geçen Sıffin Savaşında asıl olarak Haricîler ortaya çıkmışlardır. Hz. Muaviye (r.a) savaşı kaybedeceğini anlayıp hakeme gitmeyi önermiştir. Hz. Ali (r.a) kendi ordusuyla istişare sonucunda hakeme gitmeye karar verdi. Sonuçta Hakem olayı, Hz. Ali (r.a)’nin aleyhine sonuçlandıktan sonra, ordusundan onu hakeme gitmeye zorlayan grup, Hz. Ali (r.a)’ye hakeme gittiği için büyük bir günah ve suç işlediğini öne sürdüler. Bu nedenle de tövbe etmesini talep ettiler. Zira hakeme giderek küfür işlediğini, yani dinden çıktığını iddia ediyorlardı. Kendilerinin de hakeme gitme istekleri nedeniyle küfre girdiklerini, fakat tövbe ederek tekrar dine girdiklerini, mümin olduklarını öne sürüyorlardı. Daha sonra bu grup iki tarafı da terk ederek Kûfe yakınlarındaki Harura bölgesine gitmişlerdir. Aslında Harici refleksin salt bir yönetim meselesinden çok müslümanların geçirdiği sosyolojik dönüşümden kaynaklandığını da söyleyebiliriz. Bu neden örgütlenmeye direnen bedevi zihniyette yatmaktadır.

 

Haricilerin birkaç özelliğine baktığımızda başlıca sayabileceğimiz özellikleri arasında dini yaşayabilmek için karşılanması gereken sert standartlar sayılabilir. Bu standartlar, Haricilerin çevrelerindeki müslümanları kolaylıkla tekfir - kafir ilan etme- etmelerine sebep olmuştur. Bedevi zihniyetinin tesiriyle İslam’daki ferdi sorumluluğu anlayamamışlar, günah ile küfür arasındaki farkı ayırt edememişler ve bu durum diğer müslüman gruplara yönelik şiddet eylemlerine başvurmalarına yol açmıştır. Aslında Hz. Ali (r.a) tarafından Haricilere elçi olarak gönderilen İbn Abbas’tan rivayetle, alınları secde etmekten yaralanan, namaz kılmaktan dizlerinin ve dirseklerinin nasır tuttuğu insanlardır.

 

Köktenciliğe bir diğer örnek ise Selefi harekettir. Bu hareket temel anlamda Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza ile ilişkilendirilir. 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte ilk üç nesil olan selefi salihin in duygu, düşünce ve pratiklerine önem veren hareket müslümanların çağdaş dönemde kendini ortaya koyma biçimi, gerileme döneminin kirlenme ve yanlış algılarından kurtulma gayreti olarak tanımlanır.

 

İslam’a sonradan eklenen yanlış anlaşılmaları silmek, ilk dönemlerin üretken ruhunu diriltmek, aklın sistematik kullanımını gerektirmektedir. 11 Eylül saldırılarıyla anılan Usame bin Ladin’in Suudi bir selefi olması, selefi hareket ile köktenciliğin bağının algıda güçlenmesini sağlamıştır. Suudi selefiyye ile cihadi selefiyye arasındaki farkları 11 Eylül tarzı eylemlere cevaz verme veye vermeme konusunda görebiliriz.

 

İslami köktenciliğin günümüze etkilerini daha iyi anlayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan Arapların sömürgeci güçlerin himayesinde kurdukları devletlerindeki bazı sosyolojik gelişimlerin irdelenmesinde fayda vardır. İslami köktencilik anlamında örgütlenmelerdeki ilk motivasyon kaynağı Panarabizm olmuştur. Arap milliyetçiliği aslında ilk olarak Lübnan ve Suriye’de eğitimini Batı’da alan genç Hristiyanlar arasında doğmuştur. 1800’lerin ortalarında Arap toplumunda bir ilerleme oluşturma hedefiyle örgütlenmeye başlamışlardır. En önemli çıkış noktaları da Arapça olmuştur.

 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılıların Araplara bağımsızlık vaatlerini yerine getirmemeleri Arap milliyetçiliğini güçlendirdi. Daha sonrasında İngiltere’nin büyük desteğiyle kurulan İsrail devleti ve kuruluş ilanından birkaç saat sonra patlak veren ilk Arap-İsrail Savaşı’ndaki (1948-49) yenilgi Panarabizm’in de bir yenilgisi olarak değerlendirildi. Araplar artık kendi evlerinde söz sahibi olmadıklarını anlamaya başlamışlardı.

 

Mısır’da özgür subaylar hareketi ile Mısır monarşisini devirip iktidarı ele geçiren Cemal Abdülnasır’ın 1956’da Süveyş Kanalı’nı devletleştirme hamlesi ve hemen ardından yaptığı konuşma Panarabizm’in yeşermesini sağladı. Ardından Mısır ve Suriye 1958’de Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu hamleye karşı önce Lübnan’ın ABD askerlerini daveti ve sonrasında Ürdün’ün İngiltere’den destek istemesi Araplar arasındaki ilişkileri de çok gerginleştirdi. 1961 yılında Abdülnasır’ın Suriye yönetiminden sorumlu yardımcısı bir askeri darbeyle devrildi ve bu rüya sona erdi. Sonrasında Abdülnasır’ın Yemen’deki iç savaşta devrimcilere verdiği destek Mısır’ın yayılmacı bir politika güttüğü inanışına yol açtı ve Arap milliyetçiliği darbe aldı. 1967’deki Araplar ve İsrail arasındaki Altıgün Savaşı’ndaki yenilgi de bu hareketin tamamen krize girmesine neden oldu.

 

1973’deki petrol krizi aslında Araplar için bir umut ışığı yaktı fakat süre. sonucunda petrolü çıkaran şirketlerin mensup olduğu sömürgeci ülkelerdeki zenginleşme daha da hızlanınca bu ışığın yanlış algılandığı ortaya çıktı. Petrolü Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri kadar fazla olmayan Mısır işsizlik ve komşusu İsrail’in baskısını çokça hissetmeye başladı. Basra Körfezi’ndeki petrol zengini Arap ülkeleri ise herhangi bir risk taşımadan Panarabizm söylemleri geliştirebiliyorlardı ve içi boş Arap zirveleri yapmakla meşgullerdi. 1978’de Mısır’da iktidara gelen Enver Sedat’ın eylül ayında Camp David’de Panarabizm’e sırtını dönmesi ve Mısır milliyetçiliğini savunması Arap milliyetçiliğinin Mısır özelinde de evrilmesine yol açmıştır.

 

1970li yıllarda İslamcı hareketler daha da güçlendiler. Bunun esas nedeni Batı’dan ithal edilen ideolojilerin gözden düşmesiydi. Bu noktada parola Çözüm İslam’dır oldu ve bu parola müslüman alemindeki tüm krizleri bir çırpıda çözecekti. Fakat sosyal hayattaki alışveriş merkezleri gibi yeni pazarlama alışkanlıkları, artan ithalat gibi etmenler bu grupların zeminlerini yitirmelerine sebep oldu. Devamında da işsizlik, eğitim sorunu, çarpık kentleşme gibi sonuçlar baş gösterdi.

 

Kültürel özgüvenini yitirmiş halk doğal savunma mekanizması olarak dine yöneldi. Bu artan Batı baskısı karşısında asimile olmamak için bir karşı koyma yoluydu. Bu yıllarda oraya çıkan İslamcı hareketilerin liderleri büyük ölçüde zengin ailelerin Batı’da eğitim görmüş mühendis gençleriydi. Sudan’daki Milli İslam Cephesi’nin lideri olan Hasan el Turabi, Sorbonne’da hukuk doktorası yapmıştı. Cezayir’deki İslami Kurtuluş Cephesi’nin sözcüsü Haşani petrol mühendisiydi ve İran’ın dışişleri bakanı Velayati ABD’de çocuk doktorluğu okumuştu. Arap devletlerinde genel olarak üniversitede okuma oranı yükselmişti ama yatırımların eksikliği ve kurumsal yapının bozukluğu, mezunlara öğrendiklerini pratiğe dökme şansı vermediğinden bu ülkelerde genç ve işsiz bir entellektüel kesim oluşturdu. Bu kesim ne tarım sektörüne kayıp üretime sahil olabildi ne de çalışamadıklarından toplumsal merdivenleri tırmanabildi. Köktencilik ise bu gruplarda karşılık buldu.

 

1980’li yıllar boyunca müslüman dünyadan binlerce gönüllü komünist Kabil rejimini devirmek için Afganistan’a akın etti. Nihayet Şah Mesud’un birlikleri Nisan 1992Ede Necibullah rejimini devirince İslam köktenciliği ABD’nin desteğiyle en büyük zaferine ulaşmıştı. Karşılarında düşman kalmayınca bütün özgürlük savaşçıları köktencilere dönüştüler ve Afganistan’da aşırı uçta bir İslam ideolojisi gelişmeye başladı. Bu noktada Afganistan’daki işsiz gönüllüler komünizme karşı yürüttükleri cihadı Batı yanlısı Müslüman rejimlere veya Batı’ya yöneltemediler. 

 

Sonuç olarak günümüze geldiğimizde ise İslami köktencilerin giderek marjinalleşmesi Afganistan kaynaklı El-Kaide’nin acımasız terör stratejisinin ve Dünya Ticaret Merkezi ile Pentagon’a 11 Eylül 2001’de yapılan saldırının nedenler arasında ABD topraklarında çok sayıda Amerikalı’yı kurban etmek ve ABD’nin Afganistan’ın büyük kısmını yöneten Taliban’a karşı bir intikam harekatı başlatması ve Afganistan’ın kapitalizmin mezarlığı olmasını sağlamak sayılabilir. ABD’nin Afganistan’da uzun süreden sonra bir galibiyete ulaşması sonucunda günümüzdeki resme baktığımızda köktenci grupların El-Kaide gibi gevşek bağlantılı yapılardan oluştuğunu görmemiz mümkündür. Daha çok Suudi Vahhabi tutuculuğunu devam ettirmektedirler. Kadınlar, müzik ve eğlence konusunda tutuculardır. Diğer müslüman grupların tersine herhangi bir ekonomik veya sosyal gündemleri yoktur.

 

Mehmet Serdar TUFAN

BİRSAM / Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Direktörü

 

Mehmet Serdar Tufan