Birlik Stratejik Araştırmalar Merkezi - BİRSAM

Medya'daki Ayrıştırıcı İslamofobik Söylemin Terminlojisi

Kendi sınırları dışına çıkıp Batı ve Doğu’yu onlarca yıl birbirinden ayıran Berlin Duvarı’nı yıkan medya, aynı sebepten dolayı kültürler arasında yeni duvarların inşa edilmesine sebep oluyor. Şu çok açık ki, inanç temelli nefret söylemi medya endüstrisinin yeni bin yılda sığınağı konumuna geldi.

Görev alanları ve sorumlulukları literatür bazında birçok vesika ile sabit olan medya çalışmaları – belirli etik kuralları içerisinde spesifik olarak haber alma ve haberi kitleye ulaştırma – prensiplerinin  dışına çıkmaya başladığı anda akademik eleştirilerin odağına oturuyor. Algı yönlendirme niyeti ile servis edilen haberler medya etiğinin yine kendi ilkeleri ile çelişiyor. Öyle ki, haber verme esasına dayalı olan medya özellikle interaktif iletişim araçlarının gelişmesi ve tek başına devrimlere kapı aralaması bakımından gitgide politik tutumlardan dolayı bir ‘enstürman’ halini alıyor. Bu da haliyle asıl gerekçe olan ‘haber verme’ niyetinin habere konu olan olayın vuku dahi etmeden önce hazırlanan yorumlara yalnızca bir teknik altyapı sağlamasından öteye geçmiyor. Marshall Mc.Luhan ile objektiflik ilkesinin medyada bir değer halini alması da bugüne henüz gelmeden yaşanan tartışmaların ve medyanın işlevi hakkındaki endişeleri görmemiz açısından oldukça kayda değer.

 

Kendi sınırları dışına çıkıp Batı ve Doğu’yu onlarca yıl birbirinden ayıran Berlin Duvarı’nı yıkan medya, aynı sebepten dolayı kültürler arasında yeni duvarların inşa edilmesine sebep oluyor. Şu çok açık ki, inanç temelli nefret söylemi (Blasphemy) özellikle 1989’dan bu yana haber değeri taşıyan olaylara hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyan medya endüstrisinin yeni bin yılda sığınağı konumuna geldi. Son yıllarda gündemi meşgul eden arap baharı ve buna paralel gerçekleşen yönetim değişiklikleri ve hatta bu devrimlere yönelik yapılan karşı darbelerin doğrulama gereği duymadan bülten haline getirilmesi yine aynı stratejiye dayanmakta; Seküler temelli İslamofobik yaklaşım.

 

Mısır’da yaşanan zoru süreçten sonra iktidara gelen Mursi yönetiminin kendi inisiyatifiyle neredeyse pek bir ilişkinin olmamasına rağmen pek çok olumsuzluk ile anılması, sözde demokrasi ve insan hakları karşıtı söylemler ile gündemde tutulması özellikle Batıdaki seküler medyanın yayın politikası haline gelmişti. Bir yıllık görev süresi içerisinde devr-i sabık’a göre pek de iç açıcı gelişmeler görülmese de vesayet karşıtı politikaların ülkede geliştirilmeye başlanması Mübarek döneminde ilk defa gündeme gelen ‘Veda Seksi’ gibi konuların Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkede basının neden Mursi karşıtı olunması gerektiğinin temel tezlerden birini oluşturuyordu. İddianın dini bir dayanağı olmamasına hatta Mursi ve kabinesi tarafından temsil edilmiyor olmasına karşın bunun islamın küçük kız çocukları ile evlenilmesi gibi söylemlerle beraber telafuz edilmesi askeri vesayetin kendine tekrar bir meşruiyet zemini bulmasını sağladı. Başta Mısır medyasına “bu ve buna benzer iddiaların meclise getirilmediği, yalnızca bir veya iki vekilin aralarındaki tartışmadan ibaret kaldığı” şeklindeki açıklamaların yapılmasına rağmen haber kaynaklarının gerekçe bile göstermeden Mursi karşıtı söylem geliştirmelerinin önüne geçilemedi. Mısır halkı dahil olmak üzere Mursi ve yönetim ekibinin kamuoyunun çoğunluğu tarafından yaratılan “kötü müslüman” algısı ile hatırlanıyor olması bir süre önce bölgede demokrasi adına girişilen büyük mücadelelerin ve kazanımların yanında ileride bu yönde ortaya çıkması muhtemel hareketlerin de en büyük handikapı olacak.

 

İslamofobik Basının Teorik Çelişkisi

 

Herhangi bir örgüt, organizasyon, siyasi parti veya sivil toplum kuruluşunu oluşturan ilkeler temel olarak hareketin dini veya siyasi olmasını belirleyen en büyük etkenlerdendir. Siyasi veya dini bir örgütten bahsetmenin yolu bu örgütün çatısı altında toplanan üyelerin inançları veya politik eğilimlerin ötesinde örgüt olarak tam anlamıyla neyi amaçladıkları ile birebir ilişkilidir. Bu, şu demektir; sloganların ayetlerden oluşması veya kutsal kaynakların herhangi bir şekilde yorumlanması bu hareketi dini bir oluşum yapmayacaktır. Teorik olarak iktidar amacı güden ve/veya dini bile olsa amaçlarına siyasal güç ile ulaşmayı planlayan tüm hareketler herhangi bir kutsal değer adına yapılıyor dahi olsa bu onu siyasal oluşuma meczeder. Müslüman Kardeşler topluluğu bu yönü ile siyasal bir kuruluştur. Dini bir hareket olması ise siyasi hedeflere ulaşması ile değil bizzat dinin kendi öz kaynakları ile yine dine ait faaliyetlerin gerçekleştirilmesi ile sağlanır. Yalnızca İslam adına değil, tüm dinler için bir siyasal yapılanma teorik olarak tartışma konusu olmanın dışındadır.

 

Medyanın Atıf Hataları (The Fundamental Attribution Error)

 

Genel itibariyle sosyo-psikolojik veya geçmişten gelen algı yönlendirmeleri gibi faktörlerden kaynaklanan atfetme olarak tanımlayabileceğimiz Temel atıf hatası kendini medyada zemin bulmuş ve etik eleştrilerin odağına gelen medya ve medya çalışmalarının ilkesel olarak mücadele etmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Terör örgütlerinin ve siyasi örgütlerin isimlerinin başına kamuoyunu yönlendirmek için eklenen islami veya cihadist sıfatları söz konusu haberin iletilmesi meslek ilkelerine uymayan bir tutumdur. Bununla birlikte, terör örgütleri tarafından gerçekleştirilen eylemlerin doğrudan kutsal kaynaklar ile ilişkilendirilemeyeceği gibi işlenen suçun vebali de dünyada çoğunluğu oluşturan dinlerin kaynaklarında aranmamalıdır. Nasıl ki Myammar’da müslümanlara karşı girişilen ırkçı saldırılarda bu terörü teşvik eden rahip Budist Terörist diye anılmıyorsa, kendini iyi bir Hristiyan olarak niteleyen ve onlarca kişiyi bir kerede katleden Norveçli Behring Breivik basın bültenlerine Hristiyan Terörü olarak taşınmıyorsa İslam adına hareket ettiği iddiasında bulunan Kenyalı ve Nijeryalı terör örgütleri de aynı şekilde değerlendirilmelidir. İslamofobik söylemlerin medya etiği içerisinde yeri tartışmasız objektiflik değerine aykırı olsa da son zamanlarda yapılan bilimsel araştırmalarda terör eylemleri düzenleyen örgütlerin asıl manada dini buyruklardan hareketle değil, yaşanan ulusal krizlerden bir çıkış yolu olarak şiddeti kendilerine seçenek olarak belirledikleri görülüyor.

 

2005 yılında yayınlanan kitabında “Suicide Terrorizm” üzerine sosyo-psikolojik araştırmalarda bulunan Robert Pape, 1980 ile 2003 yılları arasında yaptığı terörist eylem incelemelerinden tartışılmaya değer bir sonuç çıkarıyor. Buna göre; kutsala atfederek veya bu şekilde algısı yaratılarak gündeme gelen terör eylemleri inanç temelli olmaktan çok kendi yaşadıkları toprakları mevcut düşman profillerinden koruma adına son çare olarak seçiliyor ve bu şekilde vatan müdafası gerçekleştiriliyor. Pape, tezini işgalci veya düşman kuvvetlerin toprakları terk ettikten sonra terör eylemlerinde azalma olduğunu tespit ederek kanıtlıyor. Gerçekten de, Irak, Afkanistan, Pakistan örnekleri incelendiğinde eylemlerin neden çoğunlukla buralarda yapıldığına yönelik daha ufuk açıcı perpektiflere kavuşulabilir. Türkiye’de de DHKP-C Terör örgütünün son olarak Amerikan konsolosluğuna düzenlediği saldırı eylemcilerin kendilerini psikolojik olarak motive ettikleri dayanakları açık bir şekilde gösteriyor. Marksist ideoloji ile biraraya gelen şiddet yanlısı terör örgütlerinin dini olmaktan çok ulusal kaygılar ile emperyalizm karşıtı mücadele söyleminde eylem düzenleme veye eylemde bulunma teşebbüsleri göstermeleri özellikle Müslümanların üzerine bırakılan dini terör çıkmazını daha anlaşılabilir kılabilir.

 

Batılı ve Doğulu Müslümanlar

 

Nefret üslubu ile söylem gelişitiren İslamofobik medya sektörünün basit anlamda topyekün bir halde müslümanları hedef aldığı ve müslümanları kamuda hedef haline getirdiği yönündeki iddialar çoğunlukla bir kaç vaka dışında kendini kanıtlama zeminine sahip değil. Ancak asıl tehlikeli olan ise müslümanları taraf göstermek değil, bilakis; toplumda terör gibi herhangi bir din tarafından yoruma açık olmayan suç olgusu üzerinden %0.1’e bile tekabül etmeyecek azınlıkta terör grubuna karşı Batı sekülerizminin zararsız (Moderate) müslüman imajını yaratması ve bu doğrultuda hitab edilen pazarı geliştirmesidir denebilir. Nijerya’da Okullarda batılı eğitim sisteminin geçerli olmasından şikayetçi olan Boko Haram Terör örgütünün “Şeriat yanlısı” olarak tanımlanması çoğu zaman müslüman kitleye hitab eden yayın organlarının bile en fazla “alışagelmiş ön yargıları”(en iyi niyetli açıdan bakıldığında) olarak nitelendirilebilir. Ancak özellikle 11 Eylül ve sonrasındaki gelişmeler daha önce de yapılan bilimsel çalışmalar ile toplumda bu iyi ve kötü müslüman imajlarının belirlenmesine, herhangi bir şekilde terör eğilimli olmasa bile Bin Ladin görüntüsünü andırıyor olmasından dolayı insanların ritüellerinden, kendi yorumlarınca kutsal gördükleri alışkanlıklarından vazgeçmelerine sebep olmuştu. Ortadoğu’da militarist seküler vesayetin, Avrupa’da ise Fransız tarzı laikliğin kıskacındaki medya; anketler, başkalarının sözünü nakletme, korku ve huzursuzluk yaratacak iddialar furyası ile müslümanlık dinini sosyolojik olarak kendi din mensuplarının elinde değişmeye, değiştirilmeye mecbur bırakmıştı. Bir nevi, kaynağını, yorumunu dinden almayan suçlar sözkonusu dinin bayağılaştırılması için bir zorunluluk telakki etmeye başlamıştı.

 

Geleneksel iletişim araçlarının yerini anlık olarak servisin yapıldığı yeni medya şartlarında verilen haberlerin satılan gazete sayısına göre değil alınan reklam miktarına göre gelir getirmesi hızın olduğu kadar dikkat çekici söylem kullanmayı beraberinde getirdi. İslam dini ile ilgili olan haberlerde daha önce çok defa kullanılmış çarşaflı kadınların, sarıklı erkeklerin veya okula gönderilmeyen çocukların resimlerinin ortak müslüman imajını temsil etmesine gayret edilmesinin yanında nüfuz sahibi din alimlerinin ve  sivil toplum yetkililerinin islamın yaratılmaya çalışılan algılardaki gibi bir din olmadığı yönündeki söylemlerinin haber niteliği taşımıyor olması hızla gelişen medyada etik değerlere eskisine oranla daha çok ihtiyaç duyulduğuna işaret etmektedir.  Matbaa kültüründen gelişigüzel haber duyurmaya varan süreçte gazetecilik prensiplerinin ve etik kuralların görmezden gelinmesi gelecekte medya ve demokrasi arasındaki ilişkiyi de bariz bir şekilde sorgulatacaktır. Sosyal medyanın gelişimi ile habere hızlı ulaşıp onu en hızlı haliyle servis etme handikapı medyayı yeniden geniş bir ilke tartışmasına yönlendirecektir. Demokrasi dışı zemine taşmış olan bir medya – vesayet ilişkisi uzun vadede politik planların yanında çokkültürlü toplum yapısına daha fazla zarar verecek sorunlara sebep olabilir. Medyanın enstürman olarak kullanılmasının önüne geçilmesinin yanında entelektüel savunma bilinci gelişmiş hedef kitle asıl manada üslubun değişmesini sağlayabilir. 

 

Yunus Emre DELİ

BİRSAM / İslamofobi ve Hak İhlalleri Araştırmaları Enstitüsü Direktörü

Yunus Emre Deli