Birlik Stratejik Araştırmalar Merkezi - BİRSAM

Türkiye’nin Ermeni Meselesi’ndeki Muhatabı Kim?

Yıllardır uluslararası arenadaki gücünü Batı’daki dostları yardımıyla korumaya çalışan Türkiye içinde bulunduğumuz süreçte büyük darbeler alıyor. İç siyasette yaşanan çalkantılardan dolayı Batı’da kendi aleyhine başlayan fırtınayı fark edemeyen siyasilerimiz anlaşılmaz bir şekilde iyimser söylemlerini devam ettiriyor.
24 Nisan’a doğru Türkiye’yi sıkıştırma amacıyla etkili bir süreç başlatan Ermeni diasporası bugünlerde çeşitli lobi şirketlerini baskı altına almaya başladı. Yıllardır Türkiye’nin avukatlığını yapan, bu işten büyük paralar kazanan lobi şirketleri sanıldığı gibi sadece kara propagandaya maruz bırakılmıyor. Diaspora bu şirketlerle iş yapan dev ticari kuruluşları boykot yapmaya ikna ediyor ve bu konuda başarılı oluyor. 
 
 
Yakın dönemde bu boykottan nasibini alan lobi şirketlerinden biri de Gephardt Group. Diaspora kaynaklarına göre Türkiye’den yıllık 1.4 milyon dolar aldığı iddia edilen lobi şirketi son boykot çağrılarından dolayı büyük bir baskı altında. Lobi şirketinin Washington’da Türkiye lehine yaptığı tüm çalışmaları belgeleriyle açıklayan diaspora kaynakları “kirli işler” olarak nitelendirdiği Türkiye lehindeki faaliyetleri en ince ayrıntısına kadar ortaya çıkarıyor.  Hangi Amerikalı siyasetçiyle iletişimde olunduğu, bu kişilerin Türkiye’ye yaptığı seyahat harcamaları ve hali hazırda tüm eyaletler bazında hedeflenen muhtemel ortaklıkların detayları büyük bir hızla yayılıyor. Yakın dönemde yeni lobi şirketleri ve yapılan faaliyetlerle ilgili ayrıntılı bilgileri yine diaspora vasıtasıyla öğreneceğiz gibi görünüyor.
 
 
Diasporanın Türkiye’ye yönelik faaliyetleri sadece 1915 ile ilgili değil. Türkiye’nin tarih konusundaki inkarcı pozisyonunu sıklıkla vurgulayan diaspora, Ankara’nın Suriye’nin Kessab bölgesindeki olaylar başta olmak üzere tüm radikal eylemlere destek verdiği ve hali hazırda Ermeni gayrimenkullerinin iadesi konusunda direttiği gibi önemli iddiaları da ele alıyor.
 
 
Henüz başlangıç olduğunu söyleyebileceğimiz bu faaliyetler Türkiye’yi devlet olarak köşeye sıkıştırmayı hedeflemekle birlikte ABD’deki gayri resmi Türk oluşumlarını da tehdit etmektedir. Herhangi bir eyalette Türk kültürü tanıtım programına katılan Amerikalı yöneticiler Türklerin “kirli siyaseti”ne alet olmakla suçlanabilmektedir. Bu doğrultuda Şubat ayında yaşanan bir olay da Amerikalıları tedirgin etmeye yetti. Ünlü bir kahve zincirinin Los Angeles’taki şubesinde Anadolu folklorunda yer alan kıyafetleri giymiş Türk kadınlarının ve Türkiye bayrağının resmedildiği bir tanıtım posterine şiddetle tepki gösteren Amerika Ermeni Ulusal Komitesi kısa zamanda bu posterin kaldırılmasını sağladı. Mesaj Türklere ve Türkiye hayranlarına net biçimde verilmişti. Ayrıca milyonlarca dolar aktarılan lobi şirketlerinin aslında pek bir işe yaramadığı da ortaya çıkmış oldu. Sosyal medyada büyük ölçüde nefret söylemleriyle yapılan hararetli tartışmalar Türkler ve Ermeniler arasındaki uçurumu derinleştirmeye sebep oldu. Bu konuyla ilgili yapılan ilginç tartışmalardan biri ise, aynı posterde Almanya bayrağı ve kıyafetlerinin yer alması halinde Yahudilerin aynı tepkiyi verip vermeyeceği ile ilgiliydi.
 
 
Diaspora nezdinde yapılan diğer faaliyetler ise 24 Nisan etkinlikleri çerçevesinde dünyaca ünlü isimlerin düzenlenecek olan programlara katılmasını sağlamak, teşvik ödülleri vermek ve mümkünse Ermenistan’ı da bu konuda hareketlendirmek. Örneğin film yıldızı George Clooney soykırım etkinliklerinin “gülen yüzü” olarak yerini almış bulunuyor.
 
1915’i Görüp Karabağ’ı Görmemek
 
Görünüşe göre diaspora ve protokolleri artık önemsemeyen Ermenistan bu süreçte Türkiye ile köprüleri atmış bulunuyor. Aleyhteki kampanyalara karşı yeni kampanyalarla sadece imaj tazeleme girişiminde bulunacak olan Türkiye ise bu konuda kimin muhatap alınacağını kestirememiş durumda. Türkiye’nin bu durumda haklılık payı var. Çünkü hali hazırda Erivan yönetiminde 1990’lı yıllarda Karabağ’da savaş suçları işleyen kadroların olması 1915 ile ilgili diyalog girişimlerini boşa çıkarıyor. Diasporanın da sadece 1915’e yoğunlaşıp Karabağ ve ASALA terör eylemlerini görmemesi insanlığa işlenen suçlar konusunda samimi olunmadığını gösteriyor.
 
 
 
Moskova ve Gümrü Antlaşmalarının o dönemki hükümetlerin işi olduğunu ve bugünü bağlamadığını, ASALA eylemlerinin Soğuk Savaş döneminde olup bitmiş bir olay olduğunu ve Karabağ’daki katliamların o toprakları özgürleştirme hareketinin bir parçası olduğu ve dolayısıyla savaş ortamında ölümlerin olağan olduğunu savunan bir muhatabın 1915 acılarıyla ilgili yaklaşımları maalesef samimi görünmemektedir. Bu samimiyeti ölçmek için daha bilinçli yaklaşımlarla tarihi gerçekleri ele almamız gerekiyor. Örneğin yaşadığımız büyük dezenformasyon ortamında Ermeni tarafının suç ve hatalarını itiraf eden 1918’de Ermenistan’ın ilk başbakanı olan Hovhannes Kaçaznuni gibi isimlerin bugüne ışık tutan anılarını hakkıyla göremiyoruz. Veyahut “insanlığa karşı işlenen suçlar”ın tekrarlanmaması için çalıştığını söyleyen diasporanın aynı hassasiyeti yakın tarihte gerçekleşmiş olan katliam ve soykırımlar için göstermediğine şahit oluyoruz.
 
Elbette karşı taraf gibi Türkiye’nin “bizim de ölülerimiz var,” yaklaşımları sadece acıları pazarlama amacı taşımaktadır ve samimi görünmemektedir. İşi daha da ileri götürerek dönemin hükümetlerini kutsama ve günahlarını yok sayma girişimleri samimiyetsiz bulunmaktadır. Aynı gözlükle bakınca Ermenilerin dönemin Taşnak yöneticilerini ve Karabağ katliamcılarını kutsayarak meseleleri görmezden gelişine şahit olmakta ve iki tarafın düşmanlık için benzer yöntemleri kullanma kabiliyetine sahip olduğunu fark etmekteyiz. Ancak nedense taraflar birbirlerine bu kadar benzemelerine rağmen uzlaşma için enerji harcamamaktadırlar.
Mehmet Fatih Öztarsu