Birlik Stratejik Araştırmalar Merkezi - BİRSAM

Yeni Küresel Paradigma: Afrika Örneği

Türkiye’nin Afrika politikası hem bölgesel olarak hem de zamansal olarak ayrıştırılabilir. Bölgesel açıdan baktığımızda Arap ve Berberi nüfusun yoğun yaşadığı ve tarihte Osmanlı mülkü olmuş Kuzey Afrika ve sömürgeleşme öncesi özellikle orta ve doğu kısmında İslam’ın yoğun etkilerinin yaşandığı Sahra altı Afrika. Bu iki bölgenin bu şekilde birbirinden farklı reflekslere sahip olması eskinin imkânsızlıkları içerisinde Büyük sahra Çölü’nün dağlar gibi yolcuların önünde bir engel olmasıydı.

Zamansal olarak ayırdığımızda ise ki doğrudan Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın tanımına göre 4 dönemden bahsedebiliriz. Mülk olarak Osmanlı İmparatorluğu dâhilindeyken yaşanan yoğun ilişkilerin olduğu ilk dönem, Türkiye’nin sınırlarının ötesiyle pek de uğraşmadığı 1923’ten 1998’e kadarki ikinci dönem, 1998’de Afrika Eylem Planı’nın kabulüyle değişen 2010’daki Afrika Strateji Belgesi’nin kabul edilene kadarki üçüncü dönem ve Türkiye – Afrika Ortaklığı diye tabir edilen dördüncü dönem.  

Türkiye’nin ilk yıllarında belki imkânsızlıktan, belki siyasi tercihlerden dolayı Afrika ile ilişkiler en kötü dönemindeydi. O yıllarda hala Afrika’nın batılı ülkelerin sömürgesi olması nedeniyle doğrudan ilişkiler kurulamıyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bile iki kutuplu dünyada Türkiye’nin kendi bağımsız politikasını üretip proaktif bir yaklaşım benimsemesi çok da mümkün değildi. Yine de kültürel olarak daha yakından tanınan Kuzey Afrika ile ilişkiler belli bir düzeyde yürütüldü. Ad

Afrika ülkelerinin bir bir bağımsızlıklarını kazanmalarıyla Türkiye’de bu yeni devletleri tanıdı ve Gana gibi bazılarına büyükelçilik açtı. Yine de Türkiye’nin hem siyasi hem de ekonomik iç dinamikleri ülkenin gündemini doğrudan etkilemeyen bu kıtaya ilgiyi hep geri planda tuttu. Her ne kadar Fransa’nın Cezayir katliamları Türkiye’de de tepkilere yol açmışsa da bu durum halk düzeyinde kaldı.

Aslında Türkiye Afrika konusuna çok da kafa yormamıştı, çünkü kendince daha önemli sorunları vardı. Ta ki 90’ların sonunda en azından durumu ortaya koyabilmek adına Afrika Eylem Planı oluşturuldu ve algılar her ne kadar hemen değişmese de bu tarih Türk-Afrika ilişkilerinde yeni bir dönemi işaret ediyordu.

2002’de iktidara gelen AK Parti, önceki hükümetlerin üzerinde çok durmadığı Afrika konusuna daha fazla eğildi. Bu bir ihtiyaçtan ve yeni bir arayıştan ileri geliyordu çünkü ülkede nispeten siyasi bir istikrar vardı ve bu yeni iktidarın rüştünü ispat edebilmesi özellikle ekonomide ve dış politikada güçlü hamleler yapabilmesinden geçiyordu. Afrika ise başlarda dış ticaret olarak Avrupa Birliği ve özellikle Almanya tekeline sıkışmış Türkiye için yeni bir çıkış kapısı, bir alternatifti. 1992’de kurulan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nı (TİKA) ülkenin yurtdışındaki hareket alanını daha da genişletmekte kullanan Türkiye, yeni bir diplomasi paradigması oluşturmaya başladı. Bu yeni paradigmaya göre insani yardımlar kullanımı ve dikleşmeyip dik durma prensibi ülkenin çevresindeki etkisini artıracak, bazı kalıplaşmış sorunlar bu yeni algı ile çözülecekti. Bu ise yeni ekonomik alternatiflerin, siyasi ve kültürel etkileşimlerin oluşması demekti.

Ad

Elbette Türkiye bu açılımı salt devlet eliyle ve salt Afrika özelinde ve salt insani yardımlar konusunda yapmadı. Tüm dünyada ayak basılmamış bir ülke kalmamacasına bir vizyon ortaya koydu. Kurumlar arası ilişkileriyle, serbest ticaret anlaşmalarıyla, vizelerin kaldırılmasıyla, finansal ilişkilerle birçok yeni yapı ve anlaşmalar ortaya çıktı. Bunun yanında birçok sivil toplum kuruluşu topladığı yardımları Afrika’ya insani amaçlarla taşıdı, hatta bu konuda o kadar başarılı olundu ki yapılan yardımların hedefe ulaşmasındaki başarı oranı Birleşmiş Milletler yardımlarından kat be kat fazla oldu, Türkiye ise en fazla insani yardım yapan üçüncü ülke konumuna yükseldi.

 

Her şeyden öte, soğuk savaştan sonraki ortamda gelişmekte olan ülkelerin kendi ekonomi ve dış politika konseptlerini oluşturmaları gözlenen bir şeydir. Türkiye’yi ise bu noktada diğer dünya ülkelerinden ayıran ve oldukça avantajlı bir konuma yükselten bir özelliği vardır. Bu özellik ise milletinin dünyanın birkaç yüzyıl önceki süper gücünün tebaasının torunları olmasıdır. Türkiye’nin kendi modelini oluşturabilecek bir vizyonu ve isteği elbette vardır ve bu oldukça da olağandır. Bu ülke kendine has duruşunu ve yöntemlerini oluşturma yolundadır. Bu duruş başka bir dünya ülkesinde bulunmayan bir insani diplomasidir. Batı dünyası, yüzyıllardır sömürdüğü halkların başına bir diktatör getirip sadece onunla ilişki kurarak bugünün geri kalmış ülkelerini yönetmiştir. Türkiye’nin tercihi ise doğrudan halka dokunmak ve sanki o halk kendi vatandaşıymış gibi ona söz hakkı vermek ve kendi kendini yönetmesini savunmaktır. Bu yöntemin ise Türk- Afrika ilişkileri açısından daha sağlıklı ve kalıcı olumlu etkileri de olması fazlasıyla muhtemeldir.

 

Türkiye’nin yeni anlayışına, eski alışkanlıkların içinde kalmış birçok yazar ve akademisyen önceleri kuşkuyla bakmıştır. Ama bu yeni algı, hem Türkiye’nin uluslararası güvenilirliğinin artmasındaki başarı  anlamında hem de ekonomik ve kültürel daha sıkı bağların kurulmasını sağlaması yönüyle oldukça ikna edici olmuştur. Hem bu sayede Türkiye daha önceleri Birleşmiş Milletler ve NATO nezdinde sadece reaktif ve durumu koruyucu bir pozisyonda iken, şimdi ise kendi bağımsız dış politikasını belirleyen ve hayata geçirebilecek gücü de olan etkin bir ülke konumuna gelmiştir. Bu yeni anlayışın içinin daha çok dolması ve toplumun da daha çok benimsemesi adına yeni aydınların, münevverlerin yetişmesi gerekmektedir. Bu da Türkiye’nin politika üretim sürecinin sadece devlet düzeyinde kalmaması, bu süreci sivil toplumun da benimsemesi ile mümkündür.

 
Mehmet Serdar Tufan- BİRSAM Güvenlik Bilimleri Enstitüsü